->
yıllar önce bugün, sene 2003 bugün, o gün bugün. Malum bugün hangi gün bilmiyorsunuz, bugün Cuma, mübarekliğinden değil evvela mübarek olmayışından dolayı içerledim bu günü. Yıllar önce bugün sigarayla bile daha tanışmamış ben, kulağımda çalan johnny cash değil, Ahmet kaya çeker giderim, arabesk fantezi akabinde türküdür kulağımda inleyen seremoni. Bana göre öyleydi göreceli olgudur bu. Bana göre birçok şey öyleydi veya böyleydi şu anda kendi kendime tartıştığım durum bu değil. Bugün buradayım o gün oradayım farklı yerler, farklı seçimler, farklı istekler, arzular, bekleyişler, beklenişler… böyle değildi o gün, bugün değildi, elbette değişecek çok şeyin çizgilerini atıyordum tükenmez kalemimle, sanıyordum tükenmez kalem –tükenmez! Sanıyordum tükenmez geleceğim, tükenmez tükenmedikçe! Tükendi, tükendi o günler elimdeki tükenmeden hem de, o günün çizgilerini atabiliyorsam bugüne demek ki tükenmeyen bir şeyler var bu işin içinde…
Arzularımın, isteklerimin doğrultusunda bir duvar buldum, tam karşımda duruyordu, bana ses etmeden beni dinleyerekten, belki sadece ben konuşacaktım bütün bir ömrüm boyunca, belki sadece ben çizecektim ona gördüğümü, görmediğimi, gelmişimi geçmişimi, beklide adıma ait olmayan harfleri, çok uzaklara dalıp gidecektik onunla, sadece ben ve onun soğuk duruşuyla, belki benim sıcaklığım renklendirecekti onun soğukluğundaki asaletin kan akmaz hissetmez ebediyetindeki ıssızlığı… Geçmişimden izlere göz atarken bugün ne yapacağımı şimdi ne yazacağımı da saptırdım, aslında sapma denilemez belki biraz içlere inip, biraz daha içlenmek, biraz daha içerlemek gerek o günleri yad ederken. Kim bilir o günler bu anı yaşamamın tek sorumlusudur?!
Derken geldik 2009 23 ocak cumasına… Ne vardı o gün ile bu günü birbirine böylesine bağlayan, neydi içimi dağlayan, neydi bu karelerin içindeki birkaç karenin eğlencesi, komikliği beni güldürmesi…
O gün karne almıştık, karne alacağımızı biliyorduk, hiç şaşırmadık karne almamıza, karne alacaktık çünkü biliyorduk bunu alacağımızı. Ama neden hiç bilmiyormuş gibi davrandık o karneyi aldığımız güne dek bunu alacağımızı, neden okulun en söz geçmez adamlarından olduk, neden; sanki geleceğimizde bizi bekleyen plazalar varmış gibi davrandık? Bunlara o zamanlar yanıt aramıyordum, hiç birisiyle ilgilenmiyordum, beni ilgilendiren şeylerin çoğunluğu adam akıllı oturup da, adam akıllı düşünen bir adamın, adam akıllı düşünceleri hariç, birçok şeydi.
Evet! Hatırlıyorum da o günü, çok soğuk bir gündü, karneleri aldığımız anda gördük ki: hepimizde bir başarısızlık eğilimi mevcut. Bizi böylesine başarısız kılanlar nelerdi hiç anlam veremiyorduk, biz böyle şeylere neden anlam veremiyorduk, neden bunlara kafa yormuyorduk, ama görüyorduk ki bizim yerimize başka “başarılı” insanlar bunlara kafa yorup: bir anlam çıkarıyorlardı akabinde önümüze seriyorlardı; işte, şu şu şu, bu bu bu, sizler bunlara önem vermediğiniz için, biz de önem verdiğimiz için, sizin önemsediğiniz şeyleri de bilmediğimiz için, bizim önemsediğimiz şeylerin de sizler için önemsiz olduğunu bildiğimiz için, bizlerde sizi önemsemedik, sizlerin bizi önemsemediği gibi!
Yahu, bize verebileceğiniz en önemli şey ne olabilirdi ki, bize katabileceğiniz en muhteşem büyü ne olabilirdi? Biz buna inanmadık işte, hissizliği yaşamıyorduk, tam aksine realist yaşıyorduk, biz sizin bize katabileceğiniz, sizin bize monte edebileceğiniz, sizin bize asabileceğiniz, emperyalist kolları takmaktan kaçındık, sizin baktığınız ego aynalarına bakmaktan kaçındık, sizin bize verdiğiniz sayılar, kavramlar, olgular sözüm ona geleceğimizi belirleyen tüm retorik kavramlardan kaçındık!
Biz sadece kendi bildiğimizi okuduk, kendi bildiğimizi okuduk çünkü; bizler sadece doğru olanı okuyabiliyorduk, doğru olanı algılayabiliyorduk, seçilmişlik hissiyatına dayalı yaşamıyorduk, tek birey, kuvvet olgusuna kapılmıyorduk, o, şu, bu değildik, onun bunun şunun toplamıydık, eşitliğiydik, eşitliğiydi bu; bizlik!
Ben gibi bizleri azgın kılanda buydu işte! Sizlere bunları anlatana dek yıllarımız geçmişti, her yıl sonunda elimize 8-10 zayıflı, sosyal çevre baskısı edinebileceğimiz, kağıtlar aldık sizlerden. Bizlere baktığınızda göremediğiniz, güzelliklere verdiğiniz notlardı o garip sayılar, garip hatta sözüm ona hayat dersleriniz olan edebiyat, matematik, felsefe olan siyahla beyaz arasındaki çizginin tam ortasında duran, kendini bilmez, ne istediğini bilmez, ne vereceğini bilmez hayat dersleri harmanlarınızın eşleştiği sıfırlar.
Biliyorum ki bugün de bunlar için yaşayan milyonlarca insan var, biliyoruz ki bunlar için yaşayan bir çok şartlı refleks deneyine adapte edilmiş bir çok insan var. Ben biliyorum benimkiler bizler biliyor. O gün bugündür işte benim bizim geçmişimizde yargılamadığımız, neden böyle yapıyoruz demediğimiz, hiçbir defa bile hayıflanmadığımız o gün bugündür! Şimdi de hayıflanmıyorum, öyle mi gözüküyorum bilmiyorum ama, sadece sizleri göremediğim için, geleceğimi göremediğim için ve karanlıktan korktuğum için şimdi sadece şu anda ışığımdan faydalanıyorum bu anı yaşıyorum, sizlerin fazla Nokia şarj aletlerinizi istememek için yaşıyorum şu anımı, şu tadı, bilmek istemiyorum sizlerin geri dönüşüm kutularınızı, girmek istemiyorum sizin arşivlerinize “ bizlerin, bizim, işte hepimizin; gurur kaynağı” olan yerlere. Çünkü ben sizin hesaplarınızla eşleşip, ortalamalarınızla düşmedim bu dünyaya, varsa bir sebebi o da doğadır, tabiattır, seven insanların eşleşimidir.
Diyeceğim aslında çok uzadı, zaten uzundu aslında. Fakat yine söylüyorum o gün bugün ise ben hiç pişman değilim, sadece özlüyorum, o gün bugün olsa keşke diye, keşke yine o günün soğukluğunda eve götüreceğimiz o kağıt parçalarının ailemizi üzmesini istemediğimiz için, fellik fellik aradığımız karne düzeltebilen köşe başı güzel nadide ağabeylerimizi aradığımız günü… O gün çok soğuktu, hatırlıyorum da, Yasin’in berber dükkanına girip ısınmıştık, hatta bi’ ara isyana gelip yeter ulan ben gidiyorum diye berberden koşarak kaçtığımı. Tabi tuttular beni, dur bakacağız bir çaresine diyerek, bugün gibi çare arayan bizliğin çaresizliğine…
Dur bakacağız bir çaresine!<-->
Yorumlar